İklim krizinin etkilerini artık hepimiz bir şekilde hissediyoruz: sıklaşan kuraklıklar, beklenmedik seller ve fırtınalar, mevsimlerin düzensizleşmesi. Bu kriz ülke sınırı tanımıyor ve hepimiz aynı gezegende yaşadığımız için, sonuçlarından kimse tam olarak muaf değil.
Bu gerçek karşısında pek çok sektör kendini yeniden şekillendiriyor, tekstil de bunlardan biri. Son yıllarda moda markalarından “karbon ayak izini azaltmak,” “döngüsel üretim,” “yeşil tedarik zinciri” gibi ifadeleri sıkça duyuyoruz. Bu sadece üretim stratejilerinde değil, pazarlama dilinin de merkezinde: “daha sürdürülebilir,” “doğaya saygılı” gibi sloganlar her yerde.
Enerji dönüşümü anlatılırken hep yeni teknolojiden, yatırımdan, hedeflerden bahsediliyor. Ama bu faturayı kimin ödeyeceği konusu çoğu zaman es geçiliyor. Ve bu faturayı en çok ödeyen, genellikle işçiler oluyor.
Yukarıda anlatılanlar, dönüşümün büyük resmi: hedefler, yatırımlar, küresel veriler. Ama bu resmin içinde, tedarik zincirinin en ucunda, üretimin her aşamasında emek veren insanlar var — ve dönüşüm asıl onların hayatını kökten etkiliyor.
Bir marka bir fabrikayı “yeterince sürdürülebilir bulmadığında”, ya da o fabrika bir doğal afetten etkilendiğinde, siparişi kolayca başka bir yere kaydırabiliyor. Ama o fabrikada çalışan işçi için durum o kadar kolay değil; kararın bütün sonuçlarıyla baş başa kalıyor.
Benzer bir şey otomasyonda da yaşanıyor. Bir üretim hattı otomasyona geçtiğinde, o hatta çalışan insan için bir sonraki adım genellikle planlanmış değil. Markalar yeni, “yeşil” diye adlandırılan beceriler istiyor — ama bu becerileri kim öğretecek, işçi bunları öğrenirken nasıl geçinecek, bu sorular havada kalıyor. Bedeli çoğunlukla işçinin kendi cebinden çıkıyor.
Bir de iklim krizinin doğrudan etkisi var: sel gibi felaketlerle karşı karşıya kalan fabrikalarda çalışan işçiler ve onların yaşadığı bölgeler, markalardan hiçbir destek görmüyor. Bu kırılganlık herkes için aynı şekilde yaşanmıyor; göçmen işçiler veya kadın işçiler gibi bazı gruplar bu süreçlerden daha ağır etkileniyor.
Gerçekten dönüşüm böyle bir şey mi?
Bu noktada karşımıza “adil geçiş” kavramı çıkıyor. Kısaca: iklim krizine karşı yapılan tüm düzenlemelerde, bu dönüşümün bedelini ödeyenlerin de gözetilmesi, onları da sürecin bir parçası olması demek. Yani sadece “daha az karbon” değil, aynı zamanda “kimseyi geride bırakmamak”.
Bugün moda sektöründeki dönüşüm bu yaklaşımdan uzakta duruyor. Kararlar genelde marka ile tedarikçi arasında veriliyor; işçi ya da sendika bu masada yer bulamıyor.
Adil geçişin, adının hakkını verebilmesi için şunları içermesi gerekiyor:
- Dönüşüme dair her karar, işçiye ve sendikaya danışılarak şekillenmeli.
- Bir fabrika kapandığında ya da otomasyona geçildiğinde, o işçinin geçimi boşlukta kalmamalı.
- Yeni bir beceri öğrenmek isteyen işçi, bunun bedelini kendi cebinden ödemeye, öğrenirken aç kalmaya mahkûm edilmemeli.
- Markalar ve hükümetler de bütün bunları gönüllü bir beyan olarak değil, uymaktan kaçamayacakları bir yükümlülük olarak görmeli.
Bu yüzden adil geçiş sadece iklim adaleti değil; emeğin de adaleti, dönüşümün de demokratikleşmesi anlamına geliyor.
Yeşil dönüşüm, üretim hattındaki insanı geride bırakırsa sadece markalar ve tüketiciler için yeşil olur. Biz, tekstil işçilerinin bu sürecin öznesi olduğu, geleceğin onlarsız planlanmadığı bir geçişi savunuyoruz.
Aksi halde, bütün bu iklim önlemleri ve dönüşüm politikaları, kalıcı bir değişimden çok, gelip geçici bir trend olarak kalmaya mahkûm.
Bu konuda kapsamlı bir çerçeve sunan Modanın Adil Geçişi Manifestosu’na bakmayı unutmayın.

